![]() |
|
|
|
|
|
|
|
|
herşeyTÜRKİYEiçin! | ![]() |
|
|||||||
| Forum Yazarları Ak Parti Forum Yazarlarının Köşe Yazıları |
| Anayasa Değişiklik Paketi İle İlgili Sorular ve Cevapları |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 (permalink) |
|
|
BİLGİ TOPLUMU ALPEREN GÜRBÜZER Bilgi toplumu; çağın meselelerine vakıf olan ve aynı zamanda olayları kritik edebilen toplumdur. Bilmek kıyas etmektir zaten. Önce kendimizi tanımalı sonra başka ülkelerle nasıl yarışabiliriz diye bunun derin muhasebesini yapmalı. Batıcılarımız, batıyı da tanımıyor aslında. Oysa batının ne var ne yok aynısını almak yerine yenilikleri kendi gerçeklerimize uydurmak daha makul olanı olsa gerek. Bu uğurda bilgi toplumu olabilmek için gereken ne varsa o yapılmalıdır. İbn-i Haldun körü körüne taklitçiliğin sebeplerini; “Şuursuz hayranlık, psikolojik tatminsizlik ve galiplerin üstünlüğünün adet ve müesseselerinde arama” duygusuna bağlar. Yaşadığımız çevremiz tam tekmil objektif ve sübjektif bilgilerle donatılmış ise, o civardaki insanlar ister istemez ‘’bilgi toplumu” olma özelliği kazanacaktır. Gelecek nesillere vermemiz gereken de galiba ilmi zihniyeti aşılamak olmalıdır. Mutlak Bilgi Malum olduğu üzere objektif ve sübjektif varlıklar, Yaratanın birer mesajlarıdır. Dolayısıyla asıl bilginin kaynağı Allah’a ait, ana temasını da kucağında yaşadığımız çevre oluşturur. Madem Yaratan kullarına isimlerini öğretmiş, o halde bütün mesele ‘’mutlak’’ı kavrayabilmek ve elesti bezminde verdiğimiz sözü hatırlayabilmekte. Dünya fani olduğuna göre, madde de ölümlü demektir. Maddeyi ne kadar makroskobik yaparsak yapalım, ya da tam tersi ne kadar minimize edersek edelim madde sınırlı olmaya mahkûmdur hep. Baki olan şüphesiz “Mutlak varlık” ve “Mutlak bilgi”dir. Hem madem, ilim Allah’ın, o zaman yapılacak olan şey ilim öğrenmektir. İnsan ilim öğrenip yaşadıkça sübjektifleşebiliyor. Bir başka ifadeyle bütün objektif dünyanın geçici aldatıcılığına kapılmadığı sürece akıl çemberini kırarak vuslata ermeyi başarabiliyor da. Nasıl ki herhangi bir konu üzerinde övme-yerme-itidal tarzında üç çeşit düşünme tarzı varsa, bilgi içinde başvuracağımız ‘mutlak-objektif-sübjektif’ denilen üç temel kaynak mevcut. Şurası unutulmamalıdır ki orta yol seçmek, bilgiden de kıymetlidir. Hele hele siyasi rekabetlerin ve hırsların çok aşındığı devirlerde itidallik hep arada kaynamıştır. Siyasi uzlaşmazlıklar çok kere övme ya da yerme tarzında saf tuttukça artık itidal (uygunluk) elden çıkmış demektir. Ki, böyle bir ortamlarda ne kişilerin sultanlığı kalır ne de hainliği. Övgü yağdıranlar, övdüklerinin hatasını göremezler, sövgü yağdıranlar da düşmanın doğrularını bile yanlış görürler. Orta yolu şiar edinenler ise hislerinin telkinlerine kapılmayarak olaylara analiz ve kritikçi yönden yaklaşırlar hep. Şayet Bilgi toplumu olmak istiyorsak, vakıalara analitik açıdan bakmak mecburiyeti var, aksi takdirde vakıaları kritik edemeyiz. İlmi zihniyetin temeli de araştırmaktır zaten. İfrat-Tefrit Bilgi müesseselerimizden olan medreseler konusunda ifrata (aşırıya) kaçanlar olduğu gibi, tefrite yani her şeyi normalden aşağı görmeye varan beyanlarda bulunanlar da var. Hakeza bütün sorumlulukları medreselere yüklemek haksızlık olduğu gibi, hatalarını ve aksayan yönlerini görmemek de yanlıştır. Bu mevzuda, bir kere ön yargılı davrananların ekseriyeti statükocu kesimdir. Buna rağmen marjinal grupların hükümleri genelde afakidir. Diğer bir kesimde medreseliği her şeyin üstünde tutarlar ama, onlarda okul eğitimini kabul etmezler, yine bir başka cenahta okullulardır. Bunlar da medreselileri hor görürler. Oysa önyargılı bazı akademisyenlerimizin, medreseleri, son çöküntü noktasından değerlendirdikleri için hep hataya düşüyorlar. Tenkitlerinde kabul edilecek noktalar var elbette. Fakat bütün olumsuzlukların kaynağı olarak medreseyi nitelemek de insafsızlık olsa gerek, bu durum objektif anlayışa gölge düşürmektedir. Eğitim kurumlarımızda gösterilen matematik ve fen bilgisi derslerinde cüzide olsa İslâm bilginlerinin adlarına ve eserlerine pekâlâ yer verilebilinirdi. Acaba bugün meşhur Türk matematikçisi Salih Zeki’nin “Asar-ı Bakiye” eserini temin etmiş kaç eğitimcimiz var? Maalesef Türk tıp tarihinin olabileceğini akıllarından bile geçirmeyen bir hayli doktorlarımız mevcut. Mesela Arapça ve Farsça düşmanlığının zirveye çıktığı devirlerde, Türk edebiyatı alanında tahlile ve analize gücü yeten kaç edebiyatçımız var? Türkçeyi iyi bilen Cevdet Paşa gibi ender ilim adamlarımız tabiî ki bundan müstesna. Tabiat bilimleri ile din ilimleri bir arada yürüyemez iddiasında bulunanlara sormak lazım. Acaba nasıl oluyor da Avrupa bunları birlikte yürütebiliyor? Bilindiği gibi Almanya’da din eğitimi ilkokuldan başlar. İngiltere’de eğitim papazların eşliğinde ve mecburi dini ayin ile başlar. İsrail Tevrat’ı baş tacı görür. ABD’de diploma törenlerini İncil üzerine el basarak yemin eder. Tüm bu örnekler ortada iken, bunlar Albert Einstein’ın sözlerine de mi kulak vermezler; ‘’Dinsiz ilim topal, ilimsiz din kördür. Ben Allahın bizden beklediğini öğrenmek istiyorum’’ diyor. Medrese bugünkü manada üniversite demektir. Medrese kavramını ve medrese usullerini toptan itham, ilmen doğru değildir. Şurası bir gerçektir ki, Türklerin en büyük matematikçileri ve doktorları medreselerden çıkmıştır. Hakeza Kur’an-ı Kerim’i tefsir edenler de medreseliler, Türklerin tarihini en iyi yazanlar da medreseliler, hukuku madde madde (Mecellede olduğu gibi) maddeleştirenler de medreseliler. Yine Arap, Fars edebiyatının hüküm sürdüğü devrelerde Türk dilini en sade şekilde devlet dairelerinde muhafaza edenler de medreselilerdir. Her ne olduysa Osmanlı’nın yükselişinden sonra Farabi, Razi, Biruni, İbn-i Sina, Gazali, İbn-i Rüşd ve İbn-i Haldun gibi bilgi insanların çıkmaması gerçekten düşündürücü bir durum olsa gerektir. Muallim Cevdet, ‘’Eskinin her parçası fena değildir. Yeninin de her parçası iyi değildir. Hüner eski ile yeniyi telif edebilmektedir’’ diyor. Eski ve yeni konusunda ne ifrata ne de tefrite kaçmalı, itidalli olmak en iyisi. İslâm medeniyeti selefiye denilen tekrarcıların elinde inşa edilmiş de değildir. Zira Batı medeniyeti de Hıristiyanlık, Yunan felsefi ve Roma hukukunun tekrarlarıyla oluşmuş değildir. O halde bilgi çağında, bilgi toplumu olmanın ön şartı ne tekrarcı, ne taklitçi, ne taassupçu, ne de köksüzlük, esas olan ‘’Kökü mazide olan ati’’ olabilmektir. Batıda gençler hayatın zorluklarına katlanacak tarzda yetiştirilir. Bizim medrese kültürümüzde talebe yemeğini kendi pişirip, elbiselerini kendisi temizler ve odasının tanzimini kendisi yapardı. Şimdi sormak gerekiyor; bugünün eğitim kurumları mı insanları hayatın çilelerine katlanacak tarzda yetiştiriyor, yoksa hor görülen medreseler mi? Üstelik okullarımızda şu anlayış hâkim: “Bütün bu işler efendi harcı değil, hademe işidir” diye. Oysa Thomas P.Rohlen Japonlar için insan eğitiminin 4 safhada olduğunu belirtir: 1. Çileye karşı dayanıklılık uygulamaları, 2. Askeri üs ziyaretleri yaptırılarak vatan sevgisi aşılanma uygulamaları, 3. İş verilinceye kadar iş yerlerinde çalıştırma uygulamaları, 4. Sabır yürüyüşü tatbikatları.. Batı pedagoji formasyonu incelendiğinde, geçmişteki medreselerimizle benzerlik arz eder sanki. Şöyle ki medrese usulünde ‘’sen arzu ettiğin derse gir, istemediklerini sonraya bırak. Sevdiğin derse bütün kuvvetini topla’’ anlayışı vardı. Batı pedagoji formasyonunun temeli dayatmacı olmayıp, sevgiyi ön plana almak esastır. Bugün okullarımızda bırakın sevgiyi, sövüp-sayma, eroin kokain, suça teşvik vs. her ne ararsan mevcut. Oysaki ders programları örnek aldığımız bugünkü batı’da talebeyi nefret ettirmeyecek şekilde dizayn edilmiştir. Ayrıca Japonlarda olduğu gibi öğrencinin alın teriyle meslek sahibi olmaları uygulamalarına da önem verilir. Bugün batı üniversitelerinde eğitim görenler günün yarısını eğitimle, diğer yarısını da piyasada hayatlarını kazanmak için geçirirler. Tarihi süreç içerisinde medreselerimizde batıdan daha da ileri bir uygulamayla dersler genellikle öğlene kadar olup haftada iki gün ise tatildir. Hatta yılın üç ayı denilen tarım ve ticari aylarda öğrenciyi serbest bırakan “bilgi toplumu” olma zihniyeti vardı. Bugünkü eğitimimizde senelerce, binlerce genci sabahtan akşama kadar eğitime tabi tutan ve dışarıya vakit ayıracak zamanı kalmadığı için iç ve dış refleksleri zayıflamış nesil yetiştirilmektedir maalesef. Bu tür yanlış uygulamalarla öğrenci adeta piyasadan kovulmuştur. Dersler “basitten karmaşığa” doğru bir programa göre ayarlanmalıydı. Maalesef ders ünitelerinde lakaytlık, şişkinlik ve gereksiz bilgi yığınları ile dolu ağır programlar söz konusu. Okullarımız, güya batı medeniyetinin öncü kurumları olarak kuruldu, ama geldiğimiz noktada Avrupa ile aramızda büyük tezatlar var. Böyle devam ederse hayata ‘’yenik’’, kendinden bezmiş genç nesiller yetiştireceğiz demektir. Eğitim gören gençlerimizi halktan kopuk yetiştirmemeli. Mevcut duruma, bakıldığında ailelerden uzak, topluma tepeden bakan ve milli şuurdan yoksun üniversiteli ‘’mezunlar’’ı çevremizde bolca görmek mümkün. Köyü ve halkıyla bağlılığı kesilmiş bir üniversitelinin, kanadı kırılmış bir kuş misali avare avare dolanması içler acısı bir durum. Tarihte medreselerimiz, talebeyi hayattan ve piyasadan ayırmıyordu. Şimdi ise tam tersi, yani bir üniversiteli genç halkla diyaloga gitmeyi aşağılık kabul edecektir. Oysa bilgi toplumunda halkla eğitim kurumları sürekli iletişim içerisindedir. O halde bilgi toplumu olmak istiyorsak hayatla iç içe olacak tarzda eğitim programları yeniden hazırlanmalı ve uygulanmalı da. Batı’da toplum kademeleriyle iç içe bulunan bilgi yayan unsurlar; “halkı aydınlatan gönüllüler” “Nizamiye Medrese”sini, yani günümüzün en büyük üniversitesi ayarında diyebileceğimiz aydınlık ocağını kurmuşlardır. Kurulan bu aydınlık müesseseleri sayesinde Selçuklu medeniyetinde; 1. İlim, kültür, sanat ve ticaret, 2. Şehirlerde sermayedar sınıf, 3. 100,000 dinara varan havale senetleri, 4. Çek usulü tatbikatları vb. uygulamaları görülmüştür. Prof. Dr. Osman Turan; “Selçuklular ve İslâmiyet” adlı eserinde bu konularda geniş bilgi verdikten sonra, çek usulü tatbikatlarını bugünkü modern bankacılığın temeli olarak ilan eder. Bilgi çağında yürütülen programa şiddetle bağlılık ne kadar kötü ise, programsızlık da bir o kadar fenadır. Ülkemizde ister istemez resmi program tatbik edildiğinden dolayı, yürütülen eğitim öğrencinin seviyesine göre değil yürütülen programın çerçevesine göre ayar çekiyoruz. Dolayısıyla eğitime resmiyet hâkim olunca araştırma ruhu yerine tekrarcılık ve hazır kalıplar sunuluyor öğrenciye. Sonra da ahu-vahlar, sızlamalar veya ‘’bizde araştırmacı yetişmiyor’’ gibi serzenişlerde bulunuyoruz. Oysa teorik ağırlıklı programlarla bilgi toplumu olmak havanda su dövmek gibidir, boşuna zaman kaybetmektir. Uygulanan eğitim programlarında laboratuar, deney ve gözlemler teorinin gerisinde olduğu sürece bilgi tıkanıklığı devam edecek, böylece gerekli sıçramayı bir türlü gerçekleştiremeyeceğiz demektir. İslâm’da tecrübenin (deneyim) adı “hakkel yakin”dır. Gözlem “Aynel yakin”, teorik bilgi ise “İlmel yakin” olarak nitelenir. Yine kitaplar aracılığı ile elde edilen bilgilere de ilmel yakin denilir. İslâmiyet deney ve gözleme çok önem verir çünkü. Bir gün İmam-ı Azam atıyla giderken, birisi oradan atın kaç ayağı olduğunu sorar. Ebu Hanife atından iner ve atın ayaklarına bakarak şu cevabı verir; “-Atın ayağı dörttür” der, adam şaşırsa da İmam-ı Azam büyük bir âlim, böylece o “hakkel yakin” örneği mesajını vermiştir insanlığa. Osmanlı ilk kuruluşunda ilmin gücünü bildiği için hemen bilgi toplumu anlayışıyla hareket edip ilk iş olarak İznik ve onun peşi sıra Bursa Medreselerini açmak olmuştur. Fatih Sultan Mehmet sadece gözünü İstanbul’un fethine dikmedi, beyinleri de aydınlatmaya odaklandı ve bilgi toplumu olma yolunda “Fatih Medreselerini” kurdu. Bu medreselerde şer’i ve akli ilimlerin okutulmasını şart koştuğu gibi, telif eser verecek tarzda nesiller yetişmesini de sağladı. Günümüzde yayınlanan eserlere baktığımızda teliften çok tercüme niteliğinde... Yani bilgi üretmiyoruz, naklediyoruz. Bilgi toplumu oluşturmak için ‘’bilgi üretme seferberliği”ni başlatmak mecburiyetindeyiz oysa. Osmanlı kurulduğunda tamamen de Selçukluyu kopya etmeyip Türk dilini hâkim kıldılar, hatta Türkçe nizamnameler ve Türkçe eserler yazdılar. Sadece orta öğretimde Arapçaya yer verdiler. Fatih Sultan Mehmet müziğe, resme, matematiğe, fen bilimlerine, tarihe ve edebiyata istekli bir hakan, aynı zamanda Rumca, Latinceye aşına bir padişah. O teknik bilgilerle, imanı bilgileri arasındaki dengesizliği eğitimden kaldırarak adeta yeni bir çağ açmıştır. Kanuni döneminin o ihtişamlı aydınlanma ışıltısı ise hiç şüphesiz Süleymaniye üniversiteleridir. Süleymaniye Medreselerinin ağırlıklı noktası riyaziye (matematik) ve tıp ilimleriydi. Hakeza Evliya Çelebi, II. Beyazid devrinde sinir ve ruh hastalarının musikiyle tedavi edildiğinden bahseder. Kelimenin tam anlamıyla Türkler XVII. asırda “bilgi verici” durumda iken XVIII. asırda “bilgi alıcı” durumuna geçmiştirler. Bugün ise insanımızı düşünmekten alıkoymak için önüne birçok tuzaklar kurulmasına rağmen, düşünen ve inanan insanların sayısı günbe gün çoğalmaya başlıyor ve derken yeniden ümitleniyoruz sanki. Bir zamanlar aile yapımızda, dikiş, dokuma, yemek yapma, çocuk bakımı ve ev ekonomisi bilgisi, kızlarımızda daha evlenmeden önce mevcut idi. Bugün ise gündüzün evi boşalmış ailelerin bunları yapacak zamanı kalmamış. Cemil Meriç: “Feminizm, kadına pazarda iş bulma davası” derken ne kadar haklıymış meğer. Bu yüzden de, sosyal huzursuzluklar bitip tükenmek bilmiyor. Bu tür meseleler çocuklar için de geçerli. Daha çocuklara yönelik hikâyeler, çocuk gelişimi teknik metotlarını keşfedememişiz. Acaba yüzlerce kreş bir araya gelse bir annenin çocuğuna vereceği sıcak sevgisini karşılayabilirler mi? Sadece yok olan aile, çocuklar mı, gençlerde gidişattan muzdarip bir hayli. Gençler ise, kendilerine örnek alacak şahsiyetler hep arar dururlar, ama boşuna. Çünkü örnek insan tipi bin elin beş parmağını geçmez. Siz onlara örnek veremezseniz, onlar kendilerine örnek kişiler bulacaklardır. Ne diyelim, sözün özü hak getire. Kimlik meselesi denilen problemle boğuşup duruyoruz. Körü körüne Darvinci, Durkheimci, Bergsoncu, Marksçı, Adam Smithci tipler üretiyoruz. Oysa her ülkenin model insanları var elbette, tarihin şeref sayfalarında yer alan bunca örnek şahsiyetlerimiz varken kökü dışarıda örnek tip aramak niye? Bunlar arasında ortak evrensel esaslar varsa onlardan istifade edilebilir. Fransız, Alman, İngiliz milletlerinden her hangi birinin konuları, eğitimi aynen diğerine uymaz. Elbette teknolojik gelişimleri elde etmede batı metotlarını almaya muhtacız, o metotlar ilmidir ve beynelmileldir. Resûlüllah (s.a.v.) “İlim Çin’de dahi olsa alınız” buyuruyor çünkü. Osmanlı’nın yükseliş devrindeki, yani 1264’ten evvelki medreseleri hem âlim hem de iyi yönetici yetiştiren müesseseler olarak telakki edebiliriz. İnhitat (gerileme, çöküş) döneminde görülen dejenerasyonun medreselerde görülmesi gayet tabiidir. Bünyeye mikrop girmeye görsün, bütün azalar rahatsız olmaya mahkûmdur. Yükselme devrinde Süleymaniye ve Selimiye mimarimizin yıldızları, yazıda da tuğra ve fermanlar gurur kaynaklarımız, hakeza Musiki’de Mehter ve Dede Efendiler ise mana köklerimizin ruhunu yansıtır. Fatih ilk mektep öğretmeni olacaklara fıkıh dersi koymamıştır. Düşünmüş olacak ki ilk öğretmene değil, bu ders idari adli mekanizmada görev alacaklara uygundur. Aynı zamanda Fatih Medreseleri etrafında 286 dükkân kurulması, medrese ile hayatın ayrılmaz bir bütün olarak düşünülmesindendir. Ya da bir başka ifade ile Osmanlı’da medreselerin (üniversitelerin), çarşıya, pazara yakın hatta bitişik ol medrese ile hayatın ayrılmaz bir bütün olarak düşünülmesindendir. Fatih medreseleri ilginç özelliklerinden biri de, icazet alacak durumda olan öğrencilerin aşağı sınıflardakilere ders verme zorunluluğu idi. Kademeli ilerleme ve tekrarların bu şeklini uygulayan bu eğitim sistemi ne kadar müthiş. İbn-i Haldun, “Bir şeyi öğrenmenin en iyi yolunun tedrici ve çokça tekrarlamak’’ olduğunu belirtir. Fatih medreselerinde lise ayarında öğretmen olacaklara fıkıh, hadis ve tefsir verilerek pedagojik formasyonun tamamlanması sağlanır. Yüksek eğitim kısımlarında, Fizik, Astronomi, Jeoloji, Botanik, Zooloji, İnsan Anatomisi ve Metafizik vs. dersleri görülürdü. Fatih’in engin seviyesi, asrın seviyesinden çok yüksekti. Aristo ve Muhiddin-i Arabî’nin fikirleri Sultan Orhan zamanında Kayserili Davut Efendi sayesinde yayılmıştır. Bizde matematiğin yayılması Sultan Hüdavendigar devrinde Musa Efendi’yle gerçekleşir. Kadızade ismiyle anılan Musa Efendi sayesindedir ki, kozmografya ve geometri dersleri edebiyat ve şer’i ilimlerin yanında yer alabilmiştir. Meşhur âlimlerden İbn’i Hacer’in, ‘’Bu zamanda geçerli olan bütün fen bilimlerine aşinadır’’ diye övdüğü Fenerli Şemseddin de Yıldırım Beyazid devrinin ışığıdır. Kanuni devrinden sonra, edebiyatçılar, fıkıhçılar ve nakliyatçılar, akli ilimleri adeta bastırdılar. Böylece akli ilimler en son plana atılmış, hatta hor görülmeye başlanılmış. Dolayısıyla yükseliş devrindeki “bilgi toplumu” yerine “taassupçu toplum” sürecine adım atmış olduk ve metodumuz “Nakilcilik akılcılıktan önce gelir” prensibine dayandı. Yükselişten, gerilemeye yelken açmakla batıdan akıl almaya başladık hep. İnhitatla, deney ve gözlemden uzak eğitim sürecine girdik. Medeniyetin zirvesinde olduğumuz dönemde, eğitimin bütün basamaklarından geçenler ihtisasını tamamlıyorlardı. İhtisaslaşma sayesinde ya sadece fıkıh, ya edebiyat, ya tefsir, ya da felsefe vs. dersi veriliyordu. Nitekim ders programları dogmatik tarzda değil, karşılıklı diyalog ve tartışma ile öğrenciye aktarılıyordu. Ne olduysa, Kanuni’nin ihtişam devrinden sonra çöküş başladı. Çöküş sebebini yükseliş sonrası padişahların nizam ve usulleri bozmalarından arayabiliriz. Avrupa o sıralarda gelişme evresine girdi, biz ise taassubun kucağına itildik. Kâtip Çelebi ders verme usulünü ıslaha çalışmış, zaman ve hayat israf eden medreselere itiraz etmiştir. O yabancı lisanın gâvurluk sayıldığı bir devirde, korkmadan Latince tahsil edebilmiştir. Hiçbir Avrupalı yok ki, Kâtip Çelebi’yi ve kamusunu tanımasın. Eserleri, Avrupa’da basılmıştır. Türklere kendi dilleriyle bahriye tarihini yazan muhteşem bir âlimdir. Hatta Bizans tarihini de Latinceden tercüme eden o’dur. Kâtip Çelebi, “Bilgi toplumu” olmanın ancak muhakemeye önem vermek, deney ve gözlemlerinin kanunlara bağlanması, ilim kanunlarının örneklerle aydınlanmasını sağlayacak eğitimle olacağını izah eden bir şahsiyet. “Keşfüz zünün”, “Mizanü’l Hak”, ve “Cihannüma” gibi önemli eserleri vardır. Çelebi, medreselerden akli ilimlerin dışlanmasını felaket saymıştır ve coğrafya ve tabii bilimlerin resimsiz fayda vermeyeceğini taassup ehline haykıran zattır. Çelebi, pozitif ilimleri genelde Mustafa Efendi’den, sosyal ilimleri de Veli Efendi’den almıştır. O, hem almış hem de vermiştir. Çelebi, Avrupa’da olduğu gibi, eğitimi bölümlere ayırmıştır. Nakliyat (edebiyat ve şer’i vs.) ve akliyat (matematik fen vs.) şeklinde... Sosyal ve pozitif ilimlerin hepsini birden kavrayan âlimler azdır. Zira o kadar ki Kâtip Çelebi fıkıh eğitimini alan müftülerin, matematik bilmediklerinden yakınır. Hatta Kadızade gibi parlak hatip bile, pozitif ilimlerden mahrum yetişiyor. Neticede malum olduğu üzere minareyi bidat sayan zihniyet türüyor. Asya’nın çöküşü diye bir şey yok. Avrupa’nın uyanışı diye bir harika olay var sadece. Batı olayı, 17. asırda kekeleyen, 18. asırda konuşan ve 19. asırda haykıran bir süreçtir. Avrupa, İstanbul’un fethine kadar bizi taklit ederken, fethi müteakip, Rönesans’ı gerçekleştirdiler. Kâtip Çelebi, yeni coğrafya ve atlasıyla Türkiye’de ilk ilmi uyanışı doğuran âlimdir. Ne yazık ki, o’nun çabaları çöküş dönemindeki medreselerimizi ayağa kaldıramamış, bir ara medreselerimiz belini doğrultacak gibi olsalar da, bu defa da körü körüne batıya hayranlık hastalığına yakalanmamız buna engel olmuştur. Oysa Japonlar milli benliğinden taviz vermeden, Batıdaki ilimleri topraklarına taşımışlar, biz ise deri üstü yenilikleri kopya etmekle “modernizm”i yakalayacağımızı sanmışız. Sonuçta bugün Japonya süper devlet, biz ise geri kalmışlık çemberinden hala çıkmış sayılmayız. Kâtip Çelebi, Şeriat adamıdır, ama taassuptan uzak şeriat adamı. Son derece geniş fikirlidir. Kanuni’den sonra, tabiat ilimleriyle uğraşmak, Allah’ın işine karışmak olarak algılanmış ve Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Rüşd gibi âlimler dışlanmıştır. Yükseliş devrimizde Heraklit, Sokrat, Eflatun, Aristo, Zenon gibi düşünürler Türk medreselerinde fikirlerinin müzakere edilmesinde sakınca görülmemiştir. Ancak Aristo’nun birkaç teorisi reddolunmuş, birkaç inançsız felsefecilerin de Hakkı inkâr eden görüşleri dışlanmıştır, bugün de Batı geldiği nokta itibariyle bu anlayıştadır zaten. Kültürümüzün mimarlarından olan Nesimi, Fuzuli, Baki, Nefi, Nedim, Şeyh Galip vs.ler Arap ve Fars edipleriyle yürümekten çekinmezler. Türkçeyi ihmal etmezler ve eserlerini Türkçe vermişlerdir çünkü. Medreselerimiz şu son asrımıza kadar kapılarını çağın ilimlerine nasıl kapalı tuttuysa, bugünkü okullarımız da, doğuya ait ne var ne yok hepsine kayıtsız kalmışlardır. İki tutum da yanlıştır. Bilgi toplumu iddiasındaki ülkeler hem kendi değerlerine, hem de çağdaş bilgilere açık olmak zorundadırlar. Avrupa prensiplerini, programlarını harfi harfine kopya etmenin de kimlik krizine ve gelişmeye olumsuz etkiler bırakacağı aşikârdır. Körü körüne taklitçilik, bilgi üretme yolunda en büyük engeldir diyebiliriz. Bilgi toplumu olmanın azami ölçüsü, araştırma, deney ve gözleme dayalı eğitimden geçer. İdari mekanizmada ve terbiye eğitimimizde ya askeri disiplinle hareket ederiz ya da talebeyi “bırakınız ne halleri varsa görsünler, bırakınız sadece sınıf geçsinler yeter,” tarzında umursamaz boş vermişlikle davranırız. Oysa itidali olanı, öğrencinin istek ve ihtiyacına göre, ya da kabiliyeti ölçüsünde eğitime tabi tutmalı. İfrat ve tefrit uygulamaları buhran doğurmuştur her devirde. Geçim buhranı, sağlık buhranı, düşünce buhranı, siyaset buhranı gibi problemler eğitimsizlikten kaynaklanan marazlar aslında. Bugünkü eğitimimiz, öğrenciye nefes aldırmayacak programlarla yüklü olduğundan, öğrenciyi piyasadan soyutlamış ve gelinen noktada geçim problemi doğurmuştur. Üstelik eğitim kurumlarında eğitim araçları olarak resmi ders kitapları öngörüldüğünden dolayı, gazeteler, dergiler, ilmi kitaplar eğitim dışı görülmüş ve böylece bilgisizlik kök salmıştır. Tüm bunlara ilaveten dinin, terbiye eğitiminde en önemli faktör olduğu gerçeği gözlerden uzak tutulmuş, dolayısıyla muzır neşriyat genç dimağları gafil avlamıştır. Bu şekilde köklerimizden koparılarak ruhumuzu avladılar! Biz matbaayı, Avrupa’dan üç yüz sene kadar sonra alabildik. Şayet Yirmisekiz Mehmet Efendi’yle İbrahim Müteferrika’nın girişimleri, ya da Damat İbrahim Paşa ve Şeyhül İslâm Abdullah Efendi’nin desteklemeleri olmasaydı matbaanın coğrafyamıza gelmesi daha da gecikecekti. Bu arada tabiî ki Matbaanın geç gelmesinin, toplumun ekonomik yönüyle de ilgisi var, yani bu meselenin teknolojiye kapalılıkla yakından uzaktan alakası yok. Yerli zenginlerimizin çeşme, köprü, okul, yol, sokak, imar vs. yaptırmak hususunda girişimlerinin yerine, her şeyin devlet eliyle yapılması gerektiği döneme girmekle kapalılığı tercih etmiş olduk aslında. Düşüş dönemiyle halkın “sivil inisiyatifi”nden mahrum zihniyetle, medeniyet hamlemiz körelmiştir. Halk bir zamanlar her türlü sosyal, iktisadi ve kültürel faaliyetlerde bulunabiliyordu. Ne zaman ki, devlet her işe burnunu sokmaya başladı, en ufak mahalli temizlik işleri bile devletin üstlenmesi gerektiği anlayışı doğunca toplum aslı işini ihmal etmeye başlamıştır. Böylece kitleler teşkilatsız kalarak kahve köşelerine mahkûm olmuştur. Aslında çöküşümüzün nedenini hepten de halkın tembelliğine bağlamak yanlış. Milletimiz miskin değil, örgütsüzlük ve teşkilatsızlığın kurbanıdır oysa. Bilgi üretemememizin sebebi eski kanaatler değil, bütünü görememekten kaynaklanır. Tarihimizi Cengâverlik olarak nitelemek bedbahtlıktır. Acaba onlar, Fatih’in Rum âlimi Yorgi Amirukisi’yi dünya haritası yapmaya görevli kılmasını, İtalyan ressamı G. Bellini’ye de elinde gülle resimlemesini ve güzel tablolar yaptırmasını da mı görmezler? Devrin âlimlerinden Kemal Paşazade atını sürerken atın ayağından sıçrayan çamurların Yavuz’un kaftanına bulaştığında Yavuz’un o kaftanı ilme hürmeten muhafazaya aldırdığını da mı bilmezler? Ebussuud Efendi’nin fetvalarıyla, Sultan Süleyman devrinin kanun ve nizam devri olarak yükselmesine renk katmasındaki inceliği de mi idrak edemezler? Müslümanların dünyanın yuvarlak olduğuna dair coğrafi bilgileri sayesinde C. Colomb Hindistan’a Batıdan dolaşarak varmayı düşünmüş, böylece Amerika’nın keşfi gerçekleşebilmiştir, bu durumu kaç genç biliyordur acaba? Allah Resulü ev idaresi nasıl olur, ticaret nasıl yapılır, ordu teşkilatı nasıl kurulur, aile hukuku nedir gibi soruların cevabını bizatihi kendi hayatında yaşayarak gösterdiği gibi sosyal hayatta tatbik edilebilecek kuralları da ortaya koyuyordu. Hz. Peygamberimiz bütün zamanını ibadete mi ayırmış dersiniz? Elbette hayır. Mali, adli, edebi, lisanî ve bütün her şey O’nun hayatında var. İslâmiyet hayat dinidir çünkü. Bilhassa Avrupa bile Endülüs yoluyla Müslümanlardan bilgiler alarak maddi planda ilerlediler ve İslâm âlemini esir aldılar böylece. Batı haçlı seferleri sayesinde, İslâm medeniyetini tanışma fırsatı yakaladı aslında. Bu yüzden gerçekleştirdikleri Rönesanssını Müslümanlara borçludurlar. Batılılar, Yunan medeniyetini de Müslümanlar sayesinde öğrendiler. Şu halde İslâm âlemi ve bilhassa Osmanlı, bugün hala varlığını devam ettiren batı medeniyetinin doğuşuna hizmet etti. Ortaçağ, Batının ilimden uzak karanlık günleriydi, ama batı 12. ve 15. asırlarda İslâm’dan aldığı aşılarla güç kazandılar. Piri Reis “Kitab-ı Bahriye”sinde; Avrupalıların denizcilik ilminde çok yazıp çok okuduklarını ve bu ilmi doğudan almış bulunduklarını söyler. İbn-i Haldun’un; Avrupalılar Akdeniz’de bir tahta parçası dahi yüzdüremediklerinden bahisle ortaçağ karanlığına gömülmüşlerken, gerçekten biz ihtişamımızı yaşıyorduk o devirlerde. Bruno’yu engizisyon mahkemesinde yaktıran, Galile’yi fikirlerinden dolayı hapis cezasına çarptıran ve Sokrat’ın düşüncesinden dolayı ölüme mahkûm eden Ortaçağ Avrupa’sının asla alnında silemeyecekleri kara bir lekedir. Ne zaman ki, Batı Kessler’in ifade ettiği: “Bir halkın fikir hayatı ne kadar serbest ise hareket ve fikir akımları da o kadar zengin olur’’ anlayışına yaklaştı, o zaman taassup bataklığından çıkarak “bilgi toplumu” olma özelliğini yakalayabilmişlerdir. Avrupa kendi ortaçağında Rönesans’ını gerçekleştirirken, biz de kendi yükselişimizde çöküşüşümüzü hazırladık maalesef. Asrı İslâm ışığında idrak edemediğimizden “bilgi toplumu” olamıyoruz bir türlü. Hâlâ çağın idrakinde İslâmi anlamaya çalışıyoruz. Oysa İslâm çağlar üstü ve çağların İslâm’ı anlamaya ihtiyacı var. İslâmiyet bir idare, bir ahlâk, bir duygu ve bir kalp olduğu gibi, aynı zamanda bir medeniyettir ve ilimdir. Günümüzde eksik olan yalnız din duygusu değil, modern çağın en üst seviyesine gelebilecek bilgi yoksunluğu meselesidir. Bir elimizde Kur’an, bir elimizde bilgisayar olmadıkça dirilişimiz hayal. Ne zaman ki atın üzerinde kılıç sallamanın destanî hüviyetinden kurtulup, bilgisayarın tuşlarına dokunup ve makineyi çalıştıracak ilmi zihniyeti yakalarsak, o zaman “bilgi toplumu” olmaya hak kazandık demektir. Doğu’ya da kapalı olmayan Batı’ya da açık olan zihniyet yarınımızın güvencesidir. Vesselam. |
| Offline |
|
| alperen kullanıcısının bu mesajına teşekkür edenler: | Fehmi Arvas (03-11-2010) |
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|